30 Haziran 2010 Çarşamba

Bitti

sokak isimleri ezberleniyor...
haziran kelebek kanarken;
şehir en sıcak köşede
suskun bir ihanete kurban gidiyor...

en çok kim susarsa bu hikayede
bütün oyunları o kazanacak!!!
kim kazanırsa;
haziranda en çok o ıslanacak!!!

29 Haziran 2010 Salı

şizofren

- selam
* selam
-nasılsın
*iyiyim
-ooo,sıradanlaşma çabaları???
*sıradan değilmişim gibi konuşma
-sıradansın
*fazlasıyla
-buna gerçekten üzülüyor musun?
*asla!mümkün olsa kimsenin hayatına dokunmamayı tercih ederdim
-dokunduğunu -dokunabildiğini- kim söyledi?
*adım çoktan söylendi...çok fazla söylendi...
-şaşırtıcı ama doğru söylüyorsun.
*kimse doğruyu söylemez. erdemliymişim gibi davranma
-değilsin.
*kesinlikle.
-ne demişti nietzsche erdem konusunda?
*insanın tek bir erdem seçmesi gerektiğini...
-nedenini de hatırlıyor musun?
*ben herşeyi hatırlarım, yıllar öncesinde çalınan bir flütün rengini bile...
-senin trajedin de burada başlıyor
*farkındayım.
-dinliyorum...
*dinlemiyorsun...ama yine de söyleyeyim; insanın kendisine tek bir erdem seçmesi gerektiğini söyler nietzsche çünkü birden fazla olursa erdemler birbirleriyle savaşır...
-senin savaşların var mı?
*yok.sanırım hiç olmadı.
-olsun mu?
*olmasın.
-fazla mı tembelsin acaba?
*fazla farkındayım diyelim...
-neyin?
*tabiki de öldüğümüzün.
-saçmalama herkes bir gün öleceğini bilir!!!
*bunu biliyor olmaları,farkında oldukları anlamına gelmiyor ama
-kelime oyunları yapıyorsun yine...
*yapmıyorum. ama seni düşüncenden vazgeçirmeye çalışacak da değilim...fikirlerin benim farkındalığımı etkilemiyor,etkilemez,etkilemeyecek...
-çok... çok...
*evet???
-burnun çok havada!!! fazlasıyla!!!
*"değil" dememi bekleme. olabilir...
-neden peki?
*çünkü kendimi buldum...çünkü bütün taşlarım yerli yerinde...çünkü bütün bunlar için çok büyük bedeller ödedim!!!
-laf...dünyanın yarısı açlıktan ölürken,kalan yarısı birbirinin gözünü oymaya çalışırken,ucuz edebiyat parçaları döküyorsunuz bütün sokaklara...
*bizim zamanımızın en büyük hastalığı bu...bulaşıcıdır da aynı zamanda dikkat et...hepimiz sabun köpüğü şairleriyiz...hayatlarımızda trajedilerimiz olmazsa...görürüz!!!
-neyi görürsünüz???
*bir bekleme odasında olduğumuzu,istisnasız...
-anlamadım?!?
*anladın...sırf anlatayım diye numara yapıyorsun...
-bir kere olsun bunu seslendirmeye ihtiyacın var,biliyorsun...hadi oyunu bozma...anlamadım?!?
*hepimiz bir bekleme odasındayız. küçük, sisli,pencerelerinden ışık alan,toz tanecikleri o ışıkla görülen bir bekleme odasında...sıkılmayalım diye orta sehpanın üstündeki dergileri karıştırıyoruz.yaptığımız sadece bu...bazen bir yazıya ya da fotoğrafa o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi...unutuveriyoruz beklediğimizi...çünkü buna ihtiyacımız var...hatta içimizden çoğunun zihni silikleşti,beklediğini unuttu,sadece bilincinin arka taraflarında biliyorlar,arada korkusu hissediliyor,bilinçaltına atılıyor bütün suçlar...sadece sarhoşlar,deliler ve yeni doğanlar gerçeği biliyor,zihinleri bulanmıyor...
-sen bunların hangisisin?
*inan bilmiyorum...
-yani trajedileriniz?...
*hepsine ihtiyacımız var. hayatlarımızı kurtaran evcil hayvanlar gibi sahipleniyoruz onları, yanımızdan ayırmıyoruz...ayıramıyoruz ki kafamızı kaldırıp o kapının açılmasını,gerçek olan tek şeyin,varlığımızın amacını görmeyelim...
bütün trajedilerimize ihtiyacımız var,mutlu olabilmemiz için...hem de hepsine...
-bunlar da kırık dökük zavallı kelimeler değil mi sayın sabun köpüğü şairi?
*aksini hiçbir zaman iddia etmedim, hele kelimeleri bu kadar sevmezken...
-nasıl olduğunu gerçekten söylemeyecek misin?
*susacağım...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Öpücük Balığı

En çok sevdiğim öykü bu benim ama...
Ama hayatta istisnalar yoktur ama...


Öpücük Balığı


İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım.. Söylemezdi ki.. Dünyanın en sevimli delisiydi.. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi..
Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.. Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum..

-Haa?
-Buğday
-Eee, nolucak buğday?
-Hiç.. Tavuk buldum da bi tane.. Buğday veriyim diyorum..
-Sittir lan..

Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. ben de çok ciddi baktım..

-Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda..
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle.. Pis bi rengi oluyo.. En iyisi buğday..
-Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip.. Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona..

Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı.. Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.. Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..

Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday.. Noolcak acaba.. Kuruyemişçilerde var mıdır?

-Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir..
-Sonunu dün sattım..Yok..

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.. sana ne.. Bu millet de bi tuhaf ha.. Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama.. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.. Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar..

Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk.. Bık bık bık. Bıdaaak.. Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.

Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan.. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım..

“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde.. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “Bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”

Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.. Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..

Ertesi sabah Kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.Yoksa değil miydi.. O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..

Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi, Trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt..

Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..

Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”

Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık..

“Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi..

“Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”..

Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor.. Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam.. Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. Gidicem ben, işim var işim.. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem.. Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi.. İşim var.. İşim..

“Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “Gitme” dedi.. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler.. İşi var gözlerimin..

Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok.. Ee, Anangil “Oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum..

“Dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz.. Sen bile.. Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..”

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş..

Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık..” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler..

Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt.. darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor..

Müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var Nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. Aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor..

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.. Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “Bana masal anlat” diye ağlıyor..

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..



ATİLLA ATALAY

Böyle

Öyle birşey ki bu;
banyo yaparken gözüne sabun kaçtığı için canının acıması gibi...
acın dinsin diye yapabileceğin tek şey beklemek...
gözünü ovuşturmak,sızlanmak,annenin acını dindirmesi için seni öpmesi...
hiç birinin hiç bir etkisi yok...
sadece beklemek zorundasın...
eninde sonunda acın geçer,kızarmış bir gözle kalıverirsin sonunda...

26 Haziran 2010 Cumartesi

oley ki hep

Allaaaam yareppimmm şükürler olsun uyudum sonunda,günlerdir resmen uyumaya fırsatım olmuyordu,alçak sürünme vaziyetinde geziyordum gün itibariyleee 12 saat uyumuş bir insanım,not alayım dedim,evat!!!

25 Haziran 2010 Cuma

yedi tanecik gün

adresimin değiştiğinden beri bir hafta oldu...
yedi gün...
yedi tane yirmi dört saat...
yedi günde mi yaratımıştı tanrı evreni,neydi sahi,yoksa yine mi karıştırıyorum???

bu yedi günde,
gök kubbem değişti...ağaçlarım değişti...kedilerim değişti diyemeyeceğim ama kedilerim oldu -en çok siyah olanını seviyorum sanırım-
kocaman gerçek bir deniz, yedi tane mucizelerle dolu tepe sahibiyim artık...
sokağımın adı değişti...sokağımın adı "umut" olmuş daha bugün farkettim...evrene gülücük attım,beni hala şaşırtıyor.
ismini hatırladığım o son sokaktan ağlayarak indiğimden beri yedi günden fazla oldu...sokağımın adı umut oldu artık...

sanırım
yazının devamını susacağım...


p.s.

yedi gündür aralıksız olarak the frames-rise dinliyorum...
bulun muhakkak dinleyin...
önceden söyleyeyim;50. saniyeyi 51.'ye bağlayan notalar benim ama...

geri kalan bütün notalar artık başkalarının olabilir
hepsi

22 Haziran 2010 Salı

Valla

Bir adam var...
Bir adam var hayatıma sevgisine o kadar inanıyorum o kadar iyi geliyor ki bana...

Çok pozitif enerji insanı değilim ama sarılınca,sanki sevgisini elimi uzatsam tutabilecek gibi hissediyorum o kadar gerçek o kadar güzel...
Çok ağladım ben bu adama...Yerli yersiz...
Bütün saçma sapan şımarıklıklarımı çekti...Bütün korkularım üzerine benimle saatlerce konuştu...Çekilmez yaramaz kız çocuğu hallerimde gülerek baktı hep bana...

Kış günleri burnum üşüdüğü için beni sever bu adam...
Hayatımda en önemli ve değerli hediyeyi bana verdi zamanında,gözbebeklerim büyüdü...

Ne kadar saçma bir yazı olduğunun farkındayım,bilerek yapıyorum bunu zira bu kadar yorgunken çok sevmediğim -artık- kelimelerle oynamaya vaktim yok,sabrım da...

Hep mutlu olsun,bütün mükemmellikler bu şahsı bulsun,gezsin tozsun istiyorum.

davuk sahibi bu adamı öperim ben,evat!!!

20 Haziran 2010 Pazar

Özet olarak

Mutluyum...
Ben mutlu bir insanım...

İçinde yol geçen zamanları,şiirleri,sözleri seviyorum...
Daha mutlu olduğum zamanlarım vardı,olacakta ama iyiyim...

Tabiat ana benim için bütün dekoru değiştirdi.Şimdi uyuduğumda baş ucumda kocaman bir ceviz ağacı,sabah uyanıp su içerken bana göz kırpan kocaman bir vişne ağacım var...Artık boynuma dolanığım ipek mavilikler değil,kocaman kıpır kıpır gerçek bir denizim var...
Ben gerçek olan herşeyi seviyorum...

Mutluyum...
Ben mutlu bir insanım...

17 Haziran 2010 Perşembe

VS-2

İyiniyetli üçüncü kişi vs makul ve orta zekalı vatandaş?

İkisi arasında seçim yapamamaktayım,evat!!!

16 Haziran 2010 Çarşamba

Atıf

üç dakika vardı çalmasına kurulan saatin
ama beni dinlemediler
hep derim
çalar saatler yasaklanmalı bütün kıtalarda
afrika dahil


öğrendik ki
ağır hüzün
kahvenin tadını bozar
içemez insan
aslında demişti şair
sahi ne demişti şair
"olur böyle şeyler
ara sıra olur
ara sıra..."


ve yine doğrulandı ki
modern zamanda yaşayanların
bırakın isimlerinden bir harf atmaya
fısıldamaya bile cesaretleri yoktur
bir kahve cezvesi bulamadıklarını
sabaha karşı film beklerler
fakat o farklı


öyleyse
"keşke" diye başlayan o son dizeleri
cemalettinin
okunmasın
karşılıklı
plastik kirpik takmak
serbest ama



şimdi;
taraflara geri verilecek
bütün gök gürültüleri.
ezberlenen bütün çizgiler
artık herkesin...
bir üçüncü balık kaldı
daha tutulmamış
her hakkı mahfuzdur
bütün notalara karşılık
pazarlık konusu dahi yapılamaz


tam gidecekken yine aklımda
gemliğe doğru
denizi göreceğim
şaşırırsam kalbi kırılır üstadın
sakın şaşırma
sakın şaşırma
sakın şaşırma

ama sinirliyim de hem de çok
feryat figan yutmak lazım bütün sözleri
tam giderken intikam almak istesem...
sahi bir elbiseyle kaç park yakılır,ey asfalta karşı içenler
bilir misiniz?

10 Haziran 2010 Perşembe

Denilenler

-O'nun herşeyi kocamandır...Gözleri,saçları,ağzı...Bunların yanında duyguları da kocamandır...Kocaman sever severse... demişti...Denilenlerin arasında en doğrusuydu...

****************

-Mızıldanma ayarlarını kapatıyorum,yok sana artık düşünmek!!! Olumsuz düşünüyorsun hep dedi.
-Tamam olumsuz düşünmeyeceğim ama çok belirsiz herşey böyle de devam edemem,bunu da bil ama dedim...Dediklerimin arasında en doğrusuydu...

****************

8 Haziran 2010 Salı

Mevt

Hala ağlamadım...

7 saat oldu,hala ağlamadım...

Hiç bir ölüm erken değil,herşey gibi bunda da kandırıldık.Hiçbir şey değişmedi,bütün sahneler bütün dekorlar aynı...Önceden biçilmiş rollerimizi de oynayacağız,yüzyıllardır atalarımızdan miras kalan... Ama daha değil,hazır değilim hala...

7 saat oldu...Biraz daha yer açtım sana...

Her aynaya baktığımda gizlediklerimin yanında olacaksın bundan sonra,son nefese kadar benimlesin artık...

Erken değil gitmen;
Fakat yoklukluğunla muhattap olmanın zamanı da değildi.

Herşey aynı burda,aynı kalacak.
Her gün aynı sahnedeyiz biz tandıklarınla,tanışacaklarımızla...

7 saat oldu,ben hala ağlayamadım.
7 saat oldu,ben hala içime sızmanı bekliyorum,sessiz sakin.

Ağlarsam,gidersin...
Daha erken.

İstanbul

O yağdı...Ben dinledim...

Hala dinliyorum...

Bitmedi anlatacakları,bitmedi acıtanları...

7 Haziran 2010 Pazartesi

4 Haziran 2010 Cuma

Kim?

Her kadın fazlasıyla Müjgan'dır yeri gelirse...

Bense Kürk Mantolu bir Müjgan'ım,fazlasıyla...

Evat.