26 Aralık 2010 Pazar

Ceza

sanki bütün sırlarını çözmüş gibi şehrin sokaklarını ezberlemiş olman kuşlar karşısında seni daha doğru biri kılmaz,bunu sen de biliyorsun.

bütün yalanları söylediysen,tüm yalancıların masalarına da katlanmak ağır gelmemeli zira bu kıyıda biz hala bazı kurallara sahibiz.

karşıdaki adalara bak...hepsi bir sabah yandı...küllerini matem tutacaklar aldı...gökten üç elma düştü ve sana birazını ayırmak bile aklımıza gelmedi.

açık konuşalım; belki seni bu masaldan tamamen çıkaramadık ama dışladık seni dostum. çünkü biz bu kıtada çizgilerin kutsallığına inanırız ve geçmişlerimizin... ve ihanet edenleri beyaz tavanların altında yalnız sigara içmeye mahkum ederiz,farkına bile varmazlar...

şimdi burada; bütün hikayeler bir mevsimi karşılıyor,satır aralarında hava sıcaklığını tahmin edebilirsin.yolları sustuk,tren garlarında hiç gitmeyecek gemiler var,gelenlerin bir kısmı ayakta kaldı,kralımızla kraliçe yüz yıllık uykusunda ve çocuklar parklarını yağmalayıp ganimetleri için birbirlerini parçaladılar...

daha önce de söylemiştim...
mutlu sonların devamları karanlık olur diye...

sen,
yine de
içerken
dikkatli say!!!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Yeniden

saymaya başla...

yine...

bir
iki
üç'e gelince
bütün öykülerini yak!!!

herşeye yeniden başlıyoruz...

burdayım...

19 Aralık 2010 Pazar

aslında söylememe gerek yok,
sizler de iyi bilirsiniz
susmakla
konuşmama
arasındaki farkı
asfalta karşı içenler

17 Aralık 2010 Cuma

Biliyorum

uyan!!!
yoksa
uyuyamayacağım!!!

05:34

garip huylarım vardır biliyorum;

mesela
artık defterlere hiç yazamıyorum,
eskiden neler olduğunu unuttum...
yatakların,kapıdan uzak,pencereye yakın olan tarafında uyurum,
özlersem ararım,
tavanları severim

ve

fısıldarken hep doğruları söylerim

p.s.
uykum kaçtı

15 Aralık 2010 Çarşamba

hüznünü de uygun bir yere koyabilmeyi öğrenmeli insan...mesela şehrin en kalabalık ya da en çok yalan söylediğin balkon sahiplerinin sokağına...bu,sizin için de iyi bir başlangıç olabilir bayım...

her geminin ardından mendil sallanmaz,bazı trenler sadece gece gelir yakılan peronlara ve bilmek gerekir kar yağınca şehirde,gök yüzü siyaha değil kırmızıya çalar en fazla...

gün gelecek,iyi insan olma çabamıza en afilli şair dizelerini tanık koşacağız,özlediğimiz kim varsa önce temiz sevmeyi öğreneceğiz...çünkü bildiğimiz tüm masallarda iyiler kazanır,kötülerin meyhane adresleri çocuklardan saklanır...

şimdi bana mavi mektuplar yaz,her birinde ağaçları anlat,giden kuşları ve sokakların ağıtlarını...

ama
en çok
kör noktalarını
anlat...


ben...

burdayım...

İntihar

ve
sen
bütün bu öykülere
rağmen
kolay öleceğini mi sandın?

unutma!!!
asfalta
düştüğünde
ilk önce
bileklerin kanayacak!!!

kan değil
bütün söylenmeyenleri
tüküreceksin
bu sokaklara

ben
şehrini
çalacağım!!!


p.s.

http://fizy.com/#s/1momw1

7 Aralık 2010 Salı

Ölüm var

aslında düşününce;
ölüme rağmen
seviyoruz
birbirimizi...
aslında düşününce;
zor...
çok zor...

27 Kasım 2010 Cumartesi

Şehirde

unutma!!!

bir cinayeti
etini parçalayan kemiklerinle
işliyorsan;
sonraki öykülerin
en gece yerlerinden
kanar

25 Kasım 2010 Perşembe

24 Kasım 2010 Çarşamba

Sonra

iki tarafı da
keskin olan yollar gibi
geçecek bu kış...
sonsuza yakınsayan her tercih,
bir masayı arkasında bıraktırır insana;
belki unutmuşsundur.
ve unutma
her yalan biraz daha öldürür insanı,
kendi sokağımızı şaşırırız.
kış,
daha da bastıracak,
hazırlıklı olmak lazım
yüzlerin kristalleşmesine...
ve
şimdi
kırılıp dökülen,
yakılıp yıkılan
ne varsa
sesinle alacaklı
ve
sen
sonsuza kadar
borçlu kalacaksın bana
gidemediğin tüm yollar için
ben
bütün senetlerini alkolle yakacağım
kış,
silecek sokağımdaki bütün ayak izlerini


sonra
kuşlar
geri dönecek...

19 Kasım 2010 Cuma

Az Kaldı

Olmayacak dualara
amin
diyen bir kavmin çocuklarıyız
bundandır
veremediğimiz sözleri
tutamamız,
bundandır
eksik notalarımız,
telaşımızdaki kalabalıklarımız...
fakat
hayata rağmen
gün gelecek...
karşılaşacağız
o peronda
olanca
ışıkla

17 Kasım 2010 Çarşamba

şakaklarına yakın
bir yerlerde
parmak izlerim...

şakaklarına yakın
bir yerlerde
tetiği çekebilirim...

14 Kasım 2010 Pazar

anlamak için
çabalamayı bırakıp,
kabullendiğimizde
olacak her şey...
bak
nasıl güzel olacak...

10 Kasım 2010 Çarşamba

görünce başını çevir ey yabancı
profilden daha güzelsin...

p.s.
konumuzla alakası yok
benim yine Türk Filmi krizim geldi
not alınız

http://fizy.com/#s/1ai7tb

9 Kasım 2010 Salı

Masalarda Adın

az kaldı...
yakında kar;
bütün satırları kapatacak,
göreceksin.
ve mabetler yıkıldığında
ilk önce
defterler yakılacak...

anlamıyorsun!!!
elimizde
mutlu sonlarımız
var, tamam
ama
ben,
hikayenin bitmesine
üzülüyorum
çünkü mutlu...

7 Kasım 2010 Pazar

4 Kasım 2010 Perşembe

1 Kasım 2010 Pazartesi

Yarım kalan

ve
ne zaman
bir gemi geçerse
uzaklardan...
olanca ışığıyla...

hikayelerini unutanların
bütün günahları
parmak izlerine kazınır

ve
ne zaman
uykusunda
yalan söylerse
bir fahişe

şehir
tekinsiz olanları
lanetler

sen,
en iyisi
bahsettiğin
o yola
gece çıkma

Sakarlık değil de tesadüfler silsilesi diyelim

Konumuzla alakası yok ama aklıma geldi söyleyeyim dedim;

sanırım sakarlık tarihimin en kapsamlı işi,
bu yaz St. Antuan'da mum dikmeye çalışırken,yanlışlıkla benim mumu tam yerleştirememden kelli sırayla bütün mumları devirmem...akabinde bir kısmının yanar halde yerlere düşmesi...yanımdaki turist teyzenin üstüne bi kaç tanesinin devrilmesi...bu sırada heyecanlanan amcanın yanındaki teyzeye çarpması,teyzenin elindekilerinin -gazete ve dergiler- havaya saçılması ve sair kelebek etkileri... aslında benim bütün kiliseyi yakayazmış olmamdır.

bütün heykellerden özür dileyerek nasıl kaçtığımı ben biliyorum,kaçarken de dua sıralarına çarpmıştım zira.

töbe estafurullah en büyük katolik kilisesini kundaklıyordum ya,kaçarken bir de aklımda böyle haber manşetlerinde kendimi görür gibi oldum,
-18. yy'da inşa edilen kilisenin bir Türk eylemci tarafından kundaklanmasıyla çin borsasında düşüş yaşandı... eylemci koşmaya çalışırken merdivenlerde takılıp düştüğü içün rahatça yakalandı... eylemcinin amacının ne olduğu anlaşılamadı...

töbe estafurullah
allahtan camilerde ateş mateş yok
şükür yareppim dinimiz amin
evat

p.s.
fioana apple'dan across the uviverse dinleyin efendim,yapın bunu
öptüm gıdınızdan

31 Ekim 2010 Pazar

Bitmedi

sustum diye
bitti sanmayın
ey asfalta karşı içenler...

daha
hikayenin eğlenceli kısımları gelecek
az kaldı

her şey
"merhaba,ben müjgan" derken
elimi uzatmamla başlayacak,

bu bölümün adı
"intikam"
olacak

siz biraz daha sabredin
ve
sırrımı kimseye söylemeyin.

daha çok eğleneceğiz...

29 Ekim 2010 Cuma

halbuki dediklerimi
ciddiye alıp,
o salıncakta
susup
birazcık
sallansaydı;
bu kadar alkole
ve antidepresana
ihtiyacı kalmayacaktı...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Bence

Sevdiğiniz biriyle buluşup zaman geçirdikten sonra ayrılınca hani ellerinize,saçınıza,üstünüze başınıza onun parfümü siner ya,tek başınıza otururken birden farkedersiniz...heh işte o an diyorum,çok bi güzel diyorum,evat!!!

24 Ekim 2010 Pazar

Adsız Figüranlar Topluluğu

ve aslında neler olacağı önceden hep bellidir bu hikayelerde...

trenler gelir,peronlar dolar,trenler gider...yalnız yolculuk edenlerin yanlarında hep tahta bavulları vardır,içlerinde tıka basa kış öyküleri,hiç yazılmayacak olanlardan...

uzaklarda harcanan birileri hep vardır.kiminle yattıkları değil de,kimlerin hayatlarına uyandıkları merak edilir...

yarım kalan hikayelerin figüranları şehrin arka sokaklarında devam ederler bölüm sonlarına... kendi feodal sistemlerinin soyluları olduklarında yalnızlıkları taçlandırılır nane çiçekleriyle...

biriktirilen fotoğraflar,anı olarak yazılan satırlar ve en çok notalar sararır evin en ıssız çekmecelerinde...yakılmayı düşündürecek kadar bile hatırlanamadıklarından,aynı şarkıları söylerler günlerce gecelerce...

ve aslında bellidir hangi evlerde kalabalık yapamayacakları...tavanları çok beyazdır bu evlerin...halılarının üstünde başroller sarhoşken ağlarlar...ve en çok sabaha karşı yalanlar okunur tılsımlı şairlerin ruhlarına bu evlerde...dua niyetine...

yarım kalan ve başlamayan hikayelerin kahramanlarına yetişmez düşen elmalar...
uzak sokaklarda yaşayan ve sahne sırası gelen oyunculardır hep sahipleri...zehirli olanları kendi aynalarında kırarlar,bin parça...

geriye ışıkları hiç sönmeyen bir ev kalır...
bir de alkol vurgunları...
asıl
bütün kuşlar gittiğinde
bitecek herşey...
bütün sesler kesildiğinde...

Es

sadece bu sesin hatrına...

21 Ekim 2010 Perşembe

Yogaydı,Reyikiydi Yalan Haydiiin Halay Çekelim

Şimdi efenim dün ben bir sıkıldım bana bir hal geldi,ders çalışsam çalışamıyorum,koşsam koşamıyorum zaten gecenin körü dışarı çıkıp gez desen gezilmez.

ruh halim ders çalışamamaktan ötürü böyle "ben dünyanın en gozal garısıyam" kalıbından "bana suğğ verdiğğğ"e ışık haliyle geçiş yaparken,baktım "rabbim senin içün çok sıkıldı sora patladı biz de ailecek buna big bang demişiz,bu konudaki fikirlerin neler???" girizgahıyla başlayıp "rabbim kırmızı oje hakkında ne düşünüosnnn???" diye gelişen bir diyalog içine girmişim,dedim kızım ağzın burnun çarpılmadan bi sus sen en iyisi.

e sustum tamam da canım sıkılmaya devam ediyor,bu sefer önümdeki 6(yazıyla:altı) kiloluk hukuk kitabına şöle alıcı gözüyle bakıp "şimdi ben bundan konfeti yapsam,ne kadar çıkar lan acaba???" diye düşünmeye başladığımda dedim "dur" bu iş böle olmayacak!!!

hemen holivüd filmlerinden öğrendiğimiz "kırmızı alarm" durumunu çaktım bir arkadaşıma.ve fekat bizler holivüd film yıldızlarından olmadığımızdan arabalarımıza atlayıp niv yorkta yeni açılan bir sitriptiz kulübüne gidip portakal suyu içerken hayatımızın ne kadar sıkıcı olduğundan bahsetmek yerine,arkadaşımın kırmızı alarm durum planı mezdeke-fatih ürek-harem-hatta arada kibariye olmak üzere bildiğin oyun havalarını bana dinletmek oldu.

şimdi sen böyle gülüyorsun ediyorsun ama yeminle işe yaradı,o arada ne hayaller kurduk ki biz haberin yok,misal soundtrack kibariye iken benim çiçek satmama onun ise fal bakmasına karar verdik anam babam. sonra harem'de o beline çıngırdaklı kemer taktı neyim,ben o konuda başarısız olduğum içün göbek atıyım derken sandalyemden düştüm ama olsun sanat içün soyarım bile.

vay efendim biz böyle gayet seviyeli ilerlerken,ben işi zirveye tırmandırıp yüce halk ozanımız mükemmel insan ankaralı namık'ın nadide eseri "arabada beş evde onbeş"i ileri sürdüm. eee bu hamleyi yapınca iş çığrından çıktı tabi,adeta yüzüğün gücüne karşı gelemeyen frodo gibi,kaşık sesleri tarafından ele geçirildi ruhlarımız.

bunun yan etkisi olarak; bir gün böyle bildiğin giyinip süslenip,saçlarımıza nice "düğüne giden mualla teyze"ye saygı olarak bol sim eşliğinde bülbül yuvası topuzu yaptırıp demetevlerde bir düğün salonuna kaçak olarak girip,limonatamızı falan içip,oynamak içün sözleştik.

evat bunu yaptık zira gördük ki yoga falan hikaye yaşasın ankara oyuun havalarının stres atmadaki mükemmel başarısı!!!

yani yine demeye çalıştığım,ders çalışmaya çalıyorum ve inanılmaz sıkılıyorum!!!beni sevin arada ilgi gösterin,şu süreç içerisinde çocukların ulaşamayacağı yerlerde ve oda sıcaklığında saklayın.

p.s.
düşününce aslında tek derdim;
işi abartıp,kendimizi de kaybedip,halay başı olmaya çalışırken böyle beyaz mendil elimde bir düğün yengesi tarafından deşifre edilip kapı dışarı edilmek...

amaaaan oturanların kaynanası ölsün,oynayanlar altın bulsun annemmm!!!

19 Ekim 2010 Salı

veeeeeeee izlediğim filmler arasında en sevdiğim diyalog Some Like It Hot'dan budur efenim...
p.s.
Jack Lemmon'a tapılırrr,evat!!!
:DD:


jerry: have i got things to tell you!
joe: what happened?
jerry: i'm engaged.
joe: congratulations. who's the lucky girl?
jerry: i am!
joe: what?
jerry: osgood proposed to me. we're planning a june wedding.
joe: what are you talking about? you can't marry osgood.
jerry: you think he's too old for me?
joe: jerry! you can't be serious!
jerry: why not? he keeps marrying girls all the time!
joe: but you're not a girl. you're a guy! and why would a guy want to marry a guy?
jerry: security.
joe: jerry, you'd better lie down. you're not doing well.
jerry: look, stop treating me like a child. i'm not stupid. i know there's a problem.
joe: i'll say there is!
jerry: his mother - we need her approval. but i'm not worried - because i don't smoke.
joe: jerry - there's another problem.
jerry: like what?
joe: like what are you going to do on your honeymoon?
jerry: we've been discussing that. he wants to go to the riviera - but i sort of lean toward niagara falls.
joe: you're out of your mind! how can you get away with this?
jerry: oh, i don't expect it to last. i'll tell him the truth when the time comes.
joe: like when?
jerry: like right after the ceremony.
joe: oh.
jerry: then we'll get a quick annulment - he'll make a nice settlement on me - i'll have those alimony checks coming in every month -
joe: jerry, listen to me - there are laws -conventions - it's just not being done!
jerry: but joe - this may be my last chance to marry a millionaire!
joe: look, jerry - take my advice - forget the whole thing - just keep telling yourself you're a boy!
jerry: i'm a boy - i'm a boy - i wish i were dead - i'm a boy - i'm a boy - what am i going to do about my engagement present?
joe: what engagement present?
jerry: he gave me this bracelet.
joe: hey - these are real diamonds.
jerry: naturally. you think my fiance is a bum? now i guess i'll have to give it back.
bi kaç kişi de
almam gereken
cevaplarım kaldı...

16 Ekim 2010 Cumartesi

Teşebbüs

dikkatli bak!!!
suyun bile
bayatladığı yer,
burası!

sen;
şehir küflenmesin diye,
sokak lambalarını
ateşe verirken,
bileklerin yerine
parmak uçlarını kesmişsin

çok mu?

15 Ekim 2010 Cuma

Savaş

bu gece
evden çıkarken
bütün kelimlerini yanına al,

fahişelerle
sokak kapmaca oynarken
ihtiyacımız olacak!!!

bu gece
kazanırsak
çünkü;

uyurken
kimse
terk edilmeyecek.

14 Ekim 2010 Perşembe

11 Ekim 2010 Pazartesi

en sevmediğiniz nakaratı,
en sevdiğiniz sesten dinlemek
gibi
bir şey olsa gerek
vazgeçmek.

10 Ekim 2010 Pazar

DUYURU

uzun zamandır Cemal Süreya'nın "y" sini kaybettiği iddianın karşı tarafını hatırlamaya çalışıyorum. Cemalettin kiminle iddiaya giripte kaybetmişti "y"sini??? biri bulsun buldursun,bulana nikahı bascam yeminle aman yaeee,evat!!!

8 Ekim 2010 Cuma

Benim Küçük Bunalımlarım

Depresyondayım...

böyle söyleyince holivüd filmlerinden beynimize kazınan "depresyona giren insan karizması" gözünüzde canlandı he mi?

bu karizma içün eser miktarda gerekli olanlar;
-tercihen niv york manzarasına haiz,bütün abuk subuk sevimlilikleri barındıran stüdyo daire
-fonda klasik müzik
-dışarının yağmur/kar/el nino olmasına bakılmaksızın abajur ışığında tek omzu açık bırakan ince kazak
-mümkünse ojeli çıplak ayaklar
-niv york ışıklarına çevrilmiş minimalist kırmızı koltukta oturulurken elde hafif yan tutulan akvaryum büyüklüklüğünde şarap kadehi
-böyle dağınıkmışçasına ama bir o kadar dağınık olmayan her yanı simetrik topuz


bunun üzerine bir de,benim depresyona girme alanıma bir göz gezdirelim efenim;
-karşı apartmanın salon camlarına 2m. uzaklıktaki pencereye haiz odam
-fonda bunalıma zamanlarımın vazgeçilmez müziği mezdeke'den "ya el yelil"
-yaz günü bile üşüyen bir bünyeyenin soğuk havada saçmalaması,antifriz içmeyi düşüncek hale gelmek,bu nedenle kazak,üstüne polar,üstüne sabahlık giyinip noel baba yarı çapına ulaşmak
-kırmızı ojeli ayaklara en kalın çorapları giyinmek,hatta tercihi yün çoraptan yana yapıp "malatya halk oyunları ekibi" sempatizanlarına benzemek
-sakarlık temeline dayanan,likitlere olan itinalı yaklaşımlar nedeniyle su şişesiyle dolaşmak
-saçların kabarıp kabarıp feodalitesini ilan etmesi


şimdi bu iki fotoğrafı karşılaştırınca depresyon karizmamın olmadığı çok açık bir şekilde görülmüştür sanıyorum. bunun yanında bunalıma girme nedenlerim de ziyadesiyle tırttır benim.

misalen şu an içinde olduğum bunalım sürecine "allaam yaamur yağıo,hava da kapalı,ühü böhü,yaz gelsin yaeaağğğ,hugukta sıkıcı zaten..." diye başlayan düşünceler silsilesi neden oldu.

bunalıma girince benim duygusal durumumda bir çalkalanma efendime söyleyeyim saçmalama hatta açık konuşayım duygusal zekanın dibe vurması gibi sonuçlar ortaya çıkıyor.

misalen,kaffaltı masasında üçgen peynire bakıp "üçgenden peynir mi olurrr yaeeaağğ,peynir dediğin üçgen mieaa olaağğğğ" mantığıyla ağladığım,bana sevgi gösteren insanlara şefkat patlamaları yaşadığım ve en mühimi;kaderim hakkında karamsal düşüncelerin dibine dalıp kum çıkarma dalında altın madalya almışlığım vardır.

beyle beyle diye anlattım sanmayın ki benim gerçek bunalımlarım olmaz.olur...hem de pek ağır olur...fakat bu dönemleri kimse bilmez,susarım...muhakkak şehir değiştiririm ve yaşadığım yere iyi olana kadar da gelmem.

özet olarak;
bu nedenle sizin görebileceğiniz depresyonlarım ziyadesiyle eğlenceli oluyor benim.beni sevin,şefkat gösterin lan bana,bunu demeye çalışıyorum iki saattir.

öperim gıdınızdan
evat!!!

Birazdan

bütün trenleri durdurun!!!
birazdan,
üç elma düşecek;
en tekinsiz olanlar,
kör bir sokakta,
körelmiş bir kırmızılıkta,
-tek tek-
zehirlenecek...


ve
tüm bunlar,
şehrin kundaklanmasıyla,
aynı masala denk geldiğinde;
sanık;
en karanlık sokak,
ilan edilecek...


siz en iyisi;
tüm trenleri durdurun...

5 Ekim 2010 Salı

2 Ekim 2010 Cumartesi

Aynı

bu sınır;
alfabedeki harfler kadar kırmızıysa,
ve
takvimin her günü,
yol,kendini doğuruyorsa
farkımız; hiç...
birbirimizden.

şimdi sana söylenen;
yarın başkalarına aynı seslerle...
dün bana yazılan;
bugün kim bilir kimin intikamı?

maviliklerin hatırına,
öyle kelimelerle sus ki bana
sınıröteleri başucumuza dolsun...

1 Ekim 2010 Cuma

30 Eylül 2010 Perşembe

Korkak

her şey bittiğinde,
en az
birbirimiz kadar
ölü olcağız...
ve
ismim
-her zaman-
bir hece daha fazla
sokaklarınızdan...



bütün bu hengamenin arasında
aradığımız tek şey
alfabenin bütün harfleriyle susup;
yüzümüzü okuyabilecek olanı
karşılayabilecek cesaret...
ne bir eksik
ne hiç fazla.



aklımda tek soru;
bu kadar yağmur
silmiş midir
sokağımdaki
ayak izlerini???

27 Eylül 2010 Pazartesi

Çengi Naciye

‎"Cümle kainat şahidim olsun ki yedi sülalenizi hacı tesbihi gibi ipe dizip meymenetinize mum dikmezsem bana da tuttugunu koparan idam mahkumu Çengi Naciye demesinler! Noktali virgul anam."

Ömrümün sonuna kadar Türk filmlerini tekrar,tekrar ve tekrar hiç sıkılmadan izleyeceğim...
Bütün repliklerini ezberleyeceğim...

Sorma;
bazen nedensiz bilinir bazı şeyler...

22 Eylül 2010 Çarşamba

biten bir hikayeden daha fenası
yarım kalanlarıdır...
yarım kalan bir hikayeyi bitirebilmek için evi en yaz köşesinden ateşe verdim.

21 Eylül 2010 Salı

Göç

kuşlar çoktan gittiler Cemalettin,
yüzümüze öykülenen;
bir tek,
şehrin ışıkları kaldı...
bizim gözlerimiz;
hala denizlere öykünmekte
tarihlerimiz aşikar...
gökten
bize ayrı sokaklar,
aynı masalar düşerken,
yollarımız,
hep okunmayan takvim yaprakları...
sen yalnız bunun için
sus bu hikayeyi Cemalettin!

15 Eylül 2010 Çarşamba

14 Eylül 2010 Salı

11 Eylül 2010 Cumartesi

Tiivıttır şeysim

o kadar çok teknolojiye bulaştık ki sanıyorum big brother bile bu kadarını beklemiyordu.eminim bizi izlemekten sıkılmıştır,evat!!!

http://twitter.com/mevttt

9 Eylül 2010 Perşembe

yüzün;
intihar edenlerin fotoğraflarına benziyor...
bütün ipuçları aşikar;
okunmasın diye,
alkol vurgunları...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Fakat Müzeyyen,bu derin bir tutku

"Böyle olmasını istemezdim,ama hep öyle olurdu.Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir,Spartaküs kaybeder,gün batarken sararır,kuşlar döner,Sadri Alışık her filmde ağlardı.O ağladıkça ben de ağlardım.Nedenimi bilmez ağlardım.Ağladıkça Sadri'ye kıl kapar,gıcık olurdum.Üçüncü şahıs olarak kalışına,hep gidici kadınları sevişine,bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna,Sadri'nin bu mecburiyetlere,giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine..."

İlhami Algör

7 Eylül 2010 Salı

Tanışalım

p.s.
kişisel deneydir
sıkıcıdır
okumayabilirsiniz
sadece not almam lazımdı
gıdınızdan öperim
evat


1.Arkadaşlarımın arasında ofişıl olarak en normal olanı benim.(Hayır cidden öyleyim,seçildim falan,bildiğin resmi bir sıfat yani)

2.Mutlu olunca enerji patlamasından dolayı kendimi tutamadığım için,üzülünce de mutsuzluğum gitsin diye zıplıyorum,yapıyorum bunu evat!!!

3üBizden en sevdiğim;
kitap:Kürk Mantolu Madonna
film: Ah Müjgan Ah'tır.

p.s.
Sadri Alışık'a tapılır.

4.İflah olmaz bir sakarımdır.Dikkatli bakarsanız yanık,kesik,çizik gibi bilimum izlerimi görebilir,likitlerin elimde ne kadar tehlikeli olduğunu ilk buluşmada anlayabilirsiniz.

5.Unutmuyorum.Gerçi artık yavaş yavaş gereksiz olanları bilinçli bir şekilde unutabiliyorum ama insanların kurdukları cümleleri,özellikle ezberlediğim birşeyler varsa onları,yüzleri,sesleri,olayları...unutmuyorum.

6.Ateşle oynamayı seviyorum.Fakat sakarlığımdan,mutfakta üç-dört kere küçük çapta yangın çıkarmışlığım,onlarca çıkarayazmışlığım vardır.Bu sebeple hane halkı akşam
8'den sonra elektrikli aletlere yaklaşmamı ve kesin suretle ocakla oynamamı yasakladı.

7.İnsanları severim,kötülükleri pek umrumda değildir.Karşılık beklemeden uzaktan uzağa,kendi kendime de severim.

8.Mekanlarda en çok tavanları severim,tavanlar mühimdir.

9.Hayatımdaki entel takımı olmasaydı boğulabilirdim dostum,evat.

10.İnsan seçebilme konusunda sanıyorum köşedeki kitaplık benden daha başarılıdır,hiç anlamam.Böyle "ben insan sarrafıyım hey höy" diye konuşan adamlara özenirim,beceremem.

11.İnsan ilişkilerinde oyun oynayacak sabrım yok.O anda gerçekten ne hissediyorsam içimde kalmasın diye onu yaparım,yanlışlığına doğruluğuna bakmam.Misal içimden aramak geliyorsa ararım,özlemek geliyorsa özlerim,belki bayram değildir eniştemi öperim ve sair.

12.Bağımlılık yaptığımı söyleyen birden fazla kişi oldu.

13.Asla sesli şiir okumam,asla şiir yazmam.Mecbur kalmadıkça düz yazmam,ters yazarım,bence daha eğlenceli.

14.Sallangaçları severim-ki siz onlara salıncak diyorsunuz neden anlamış değilim,evat-

15.İyi gün dostuyumdur valla bak.Zira kötü gününde düşmanım çağırsa yardımına koşarım,bu benim için ayırt edici bi özellik değil.Doğal olarak iyi gününde kimin yanındaysam onu seviyorumdur.

16.Alkol konusunu hiç açmayalım.Daktilom hem benden daha fazla alkole dayanıklıdır hem daha çok seviyordur diye tahmin ediyorum.

17.Hayatımda sadece bir kişi için sustum ve onun susmasını anladım.

18.Zaman zaman canım birşey çeker,ne olduğunu bulamam.Zaman zaman birini çok özlerim ama kimi özlediğimi bilemem falan,dengemin şaştığı olur.

19.Saçlarım Karadeniz dalgası...

20.Bana gaz ver,bir gecede sana tez yazayım.Yemin ederim motivasyonla çalışıyorum.

21.Hasta olunca aşırı şımarık,huysuz,nazlı,böyle kedi gibi mıyır mıyır bir insan olurum ben.Şefkat isterim,şefkat bana iyi gelir.İğnelere ağlar,ilaç içmem zira çok acılar.

22.Hayatta korktuğum bissürü birşey var ama deniz araçları ve palyaçolar fobilerimdir.Yüzünce katıksız bir mutluluğa haiz oluyorum,bilemezsin.Sresli,sıkıntılı,mutsuz olduğum zamanlarda mutlaka suya dokunmam lazım gelir,suyla uğraşırım.

23.Ne kadar parlak,şaşaalı,güzel olsa da sahte olan hiç bir şeyi sevmiyorum.Parkları ve akvaryumları sevmemenin nedeni de budur.Fare kapanına konulmuş yeşilliklere benzetirim parkları,insanların gerçek koruları,ormanları kesip kendilerine yalancıktan yeşillikler yapması beni sıkar.Okyanuslarda ya da denizlerde görmeyeceksem balıkları,evimde bir bardakta tutmak bana ters.Acıların da sahtesine inanmam,mutlulukların da insanların da ve gerçekle sahteliği ayırt edebilme yetilerim gelişmiştir şükürler olsun,sanırım iç güdü,evat!!

24.Her aklı başında insan gibi Mr. Darcy'e karşı boş değilim.Hatta köyün meydanında karşılaşsam "akşam gel iste" derim,yaparım bunu.

25.Oyunlar icat ederim,benimle oynarsanız sizi öperim.

26.Aşk üzerine kelime yazmam,yazanlar başta Özdemir ve Cemalettin olmak üzere şairler değilse çoğu zaman gülerim.

27.Yüzeysel olabilmek için takdir edilesi bir çabam var,hala uğraşıyorum,uğraşmaya da devam edeceğim.

28.Bana balon alırsanız,beni mutlu edersiniz,sizlere şükranlarımı sunarım.

29.Özlersem ararım.

30.3 mühimdir,en mühimidir.

070910-mutluyuz :DD:

allahım çok mutluyummmm,herşey daha da güzel olacak daha da güzel olacak
sit-com tadında hayatımızın yeni sezonu mükkemmel başladııığğğ :DD:
sevdiğim insanlar var :DD:
konumuzla alakasız olsa da bugüne not düşeyim dedim,evat!!!
"Her sıcak soğumaya mahkumsa eğer sıcakla soğuk arasında zamandan başka bir fark yok o zaman. Aramızdaki tek fark zamanı tutturamamış olmamızdan kaynaklı basit bi karmaşa..."

Bu cümlelerin sahibinden başka kimseye susmadım ben,
Susmam da...

5 Eylül 2010 Pazar





p.s.

içimizde en gerçek ve asi olanlar delilerse;
delilere inanırım,sarhoşlara değil.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Anlaşalım

madem tanrı sokakta oynayan çocukların gülümsemelerinde saklı
ve madem sen de vazgeçtin kendi tanrından,
daha dizlerindeki kan kurumadan
şöyle yapalım;
ben;
-tek tek-
-ve-
-istisnasız-
bütün sokak lambalarını sökeyim
sen;
bana
yüzünün ardındakileri anlat

Bildiri

sesin;
kül oldu bu gece
haberin yok

3 Eylül 2010 Cuma

5. peron

-tamam bu sefer üzgün bak objektife doğru,anlaştık mı?
--anlaştık

******

--nasıl çıktı,oldu mu bu sefer?
-yine kızgın çıktın ama
--kızgınım!!!
çünkü
gitti!!

1 Eylül 2010 Çarşamba

Asfalta Karşı İçenlere Uyarılar

sizler bilmezsiniz
ben
O'nu
tanrısından vazgeçmeden önce de tanırdım.


ocak sonu,şubat başı
yarım kalmış,
kırık dökük
adı kendinden aşikar
bir veda;
sandık lekesi,
paslı,
kırık dökük kelimeler
ve
omzunda ki sus izlerinden su almış,
lime lime bir kadife ceket
eylül ortasında
alabora olacak


eksik parçaların günahları
kayda geçecek.
ilk kadehlerin sahipleri
takvimlerinde rol alan
terk edilmiş,
eksik bırakılmış
kayıp figüranların hayatlarını
yakacaklar.
birazdan...


şehir tüm hazırlıklarını yaptı.
sokak lambalarını dinleyiniz;
ağıtların,
hep aynı dilde sustuklarını
-yine-
-ve-
-sadece-
onlar
anlatacak.
birazdan...


sizler bilmezsiniz...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

19 Ağustos 2010 Perşembe

İntikam

ben;
bütün kefaretlerimi
denize ödedim...

gerisini
asfalta karşı içenler düşünsün...
-enselerindeki namluyu unutarak-

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kıroğlu'na

gidenlerin falları hep kendini doğrular bilir misin???

çok konuştuk seninle yedi tepeli şehrin en güzel sokaklarında...
adı kendinden kara-n-lık şehrimizde daha anlatılmayan masalarımız olacak dönüşünün şerefine...


ben,
sen yokken;
devrimini emanet alacağım
hiç karşılaşmadığımız şehrimizde sonbaharı ve kışı karşılayacağım
ilkbahar olduğunda
en sevdiğin beyaz elbisemle,
en sevdiğin sokakta fallarına bakacağım...
sen tam karşımda bana olanları anlatırken...


şimdi git ve bana şehirler al
denizleri anlat bana sabaha karşı yaptıkların gibi
bütün yabancı sokak lambalarını bana öyküle...
ben,buralardayım...

-yine-
yersiz yurtsuz kalırsan
uzaklarda...
bütün parklar -yine- bizimdir
sakın unutma!!!

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Yalan mı??? Değil!!!

"Aşk bir sabunsa;
köpürt beni Pakize"

aşk üzerine söylenmiş en mantıklı ikinci laftır gözümde
not alınız,evat

5 Ağustos 2010 Perşembe

Yok

şimdi saymaya başla...
bir
iki
üç'e gelince
yarın öldüğümü düşün

bulduklarını
bana
öyküle...

burdayım.

29 Temmuz 2010 Perşembe

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Not aldım

tarih: 28.07.2010
saat : 13.59

nasıl yağmur yağdığını anlatamam
fırtına çıktı hep buralarda
temmuz sonu ağustos başı
ben bu saatten sonra kolay kolay hiç bir şeye şaşırmam!!!

p.s.
sevgili hava,anlaşmamıza sadık kaldı
"tamam anlaşalım o zaman yağmur olsun ama gök gürlemesin bak" demiştim
gök gürültülerini geri aldı
evat

27 Temmuz 2010 Salı

Sıradaki parça antalyadaki nişanlım müge'ye

mesela bazen istiyorum ki bir şarkı duyduğumda bende yaşıtlarım gibi içleneyim,"yaşanmışlıklarım"ı düşüneyim efendime söyliyim kavuşamadığım aşklarıma ağlayayım,içip içip "allah belanı versin,o yanında ki de turşuya benzio zaten,pılas asla benim kadar sevemeyecek seni,pişman oliciksin" tandansında mesajlar atayım,ağlayayım zırlayayım...

yok!!!
hayır bildiğin yok!!!

bir insan bu kadar meşe meşe yaşamamalı hayatta,ne bileyim böle eften püften konulara da girmeli,az biraz ergenlik acıları çekmeli,böyle bodoslama "koyver gitsinnn annem" tadında nereye kadar ama???

ben de zaman zaman,bazı bazı antalyadaki nişanlım mügeye kral tividen "ashkım senı chock seviorrmmm" diye mesajlar çekmek,sıradaki parçayı kendisine armağan etmek,efendime söyleyeyim salak saçma kıskançlık krizlerine girmek hadi en olmadı eski yaşanmışlıklarıma(!) küfür etmek istiyorum lan!!!

bu ne vurdum duymazlıktır bu ne aymazlıktır...
genciz güzeliz,teğet geçtik nasip kısmet değilmiş,biz zıplamamıza bakalım,bana gerçek acılarla gelin hüleyn kafasıyla nereye kadar bilmiyorum.

aman napıyım yaa,hava çok güzel,deniz var şehrimde,yakında yine sınır değiştireceğim,altı aydır uzaklarda olan döndü,ben ışık saçmayayım da kimler saçsın...

öperim gıdınızdan

p.s.
ashkım seni chock özledim,keshke yanında olsam
evat

Unutursan haber ver

"...
Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

...
Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?..."

Oğuz Atay/Unutulan

p.s.
benim;zamanında çok yalnız bırakılanı azat etmişliğim vardır.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

İskarpinlerimden Şampanya İçmek İsteyen???

herkesler bir gün on beş dakikalığına ünlü olacak demiş büyüklerimiz ya, ben yetmiş iki saatle sıramı savdım,artık tacımı tahtımı gençlere bırakıyorum,onların önünü açıyorum biyron efendim...

şöhret beni hiç değiştirmedi korkmamak lazım,fakat bu kadar başarıya doyunca babama telefon açıp "ben bütün unu eleyip eleğini magazin bültenlerine dayayan sen'atçilar gibi bodruma yerleşcam,bana zeki müren'in evine komşu bir ev alsanaa" dedim...
yüzyıllardır benim acayipliklerime alıştığı için iki saat geyik çevirdik kendisiynen.

sonra bodrum'u sevmediğim aklıma geldi,kuşadasına gideyim bari dedim...

tek pişmanlığım,ünlü hit'im,singılım,söz müzik aranjesi bana ait olan çıkış parçam "emo dayı"yı kameralara söylememek...

neyse sen'at halk içündür diyerek ben yine birebir sizlere söylerim bestemi annem...

p.s.

iş bu saçma yazı,3 dakikalık röportaj üzerine feysbuktan deli gibi ekleyip,"ihi mihi çok tatlısın,güzelsin" tandansında ve "seksen yaşından sora senin de ehliyetini alsınlar" içerikli ponekiğe(!) dayalı mesajlarla günlerimi gecelerimi dolduran,beni dumurlara gark eden pek muhterem bay ve bayan insanlara ithaf edilmiştir,ülkemde beynin bedava olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır,evat!!!

23 Temmuz 2010 Cuma

Asabiyim,isyanım var,hepinizi döverim ki,evat!!!

P.S.

hem uzun yazdım,hem çok sinirliyim bak, istersen okuma
kib,öptm,bye
evat!!!


Vay argadaş yaa...
Bu insanlara cidden sinir oluyorum,yeminlen.

Maşalla herkes böyle bir acıların çocuğu,bütün kızlar adeta birer dırama kuini erkekler desen “mahallenin delisi olduğuna bakma,eskiden çok zengin bir doktormuş,bir kızı sevmiş,vermemişler sora delirmiş işte gariban” konseptinde.

Nedir arkadaşım sizin olayınız ???

Hayır tamam,anlıyorum herkesin dertleri,köpek gibi içip,aygırlar gibi höykürerek ağladığı zamanlar,otuz üç gün boyunca evden çıkmadan sadece alkole altlık olsun diye yemek denemeyecek besinler tükettiği zamanlar olur.muhakkak olur,hiç birimiz mükemmel hayatlar yaşamıyoruz ki katıksız uçalım...

Ama bu ne lan???

Herkeste bi ;
-çok yoruldum
-çok acıyor
-gitti/gittim/gideceğim/gidecekler/gittilelelö
-paramparçayım bilemezsin
-zaman unutturacak/herşeyin ilacı/valla ayşegile çok iyi geldi bi dene ayol ayakları...

Teallam ya...

Bu kadar mutsuzsanız,mutsuz olcak işler yapmayın arkadaşım siz de!!!

Alıyorsun karşına “nedir derdin,çok içtin bre çozzuum,yedin bittirdin kendini” diye adeta bir rum meyhane sahibiymişçesine soruyorsun,arkadan tsm tabi ki;

Vay efendim neymiş,”ondan gitmek zorunda kalmış/çok denemiş yapamamış/başkaları varmış/hayatı çok karışıkmış...” bıdı bıdı...

Hay ben senin...

Tamam,insanın hayatı böyle olabilir mümkündir de,ona lafım yok.Fakat bana niye böle ayak yapıyorsun canım evladım???

Eşşek kadar insanlar olduk,aldığımız kararlar,bizim. Yarın öbür gün ölüp, toprağın üç metre altında patlıcaz lan valla, seni de böcekler yiyecek onu da, bir farkınız yok yani... “daha iyilerine layık/aman benden kendisini koruyayım,çok tehlikeliyim” tripleriniz nedir???

Kimse kusura bakmasın “...sonra çiçek olacaksın,ve sonra bir arı gelip sana konacak ve o arı ben olacağım...” diye bir dünya da yok,size konacaklar gayet parazitler neyim... Ölürken bile başrol olma derdindesiniz ya,heh öyle değil işte,o vakit senaryo bitiyor,rolünüz gereği sizi şeyle bir kenara alıyoruz...

Hayır bu kadar büyük trajediler yaratıyorsun bir tarafından,almasaydın öyle bir karar,"yaşanmışlıklarınızı hunharca ,narin cam bir vazo gibi parçalamasaydın zira yapıştırsan bile aynı olmayacak" allah allah.

Allah,yareppim replikleriniz bile aynı...

Birşeyleri bitirmeden kendi kendine aksiyona girip, “ama çok taze acım,alışamadım,geçen yine gördüm böyle saçlarını uçuşturdu,doldurrr be meyhaneci” triplerine girmenin mantığı nedir,çözemiyorum???

Zaten bittiyse,ya da kararının doğruluğuna inanıyorsan ve çok üzülmüşsen git alkol al,arkadaşlarına ağla,arada uzaklara dal,iç, sonra kalk işine git,yeni aşklara yelken aç,alışveriş yap,bayram değil seyran değil enişteni öp...

Bittiyse bitti, sen yapmışsın zaten, ee yapmasaydın daha dün burnunun dibindeydi karşındaki,medeni iki insan gibi konuşurken iyiydi "yaşanmışlıkları" bitireceğiniz...

Bu yaşanmışlıkta nedir,o da ayrı bir olay da bu asabiyetimin konusu değil, bir diğerine inşallah...

Şimdi sen gidip,normal orta düzey aklı olan makul vatandaşın yapmayacağı bir eylem olan; cayır cayır yanan sobaya, koşarak burnunu yapıştırsan,komple yansan, sonra bana gelsen, “çok dertliyim,bak hala acıyo,ama zaman geçirir,zaman alıştırır,zaten çekip bir balıkçı kasabasına gitmek lazım hojam,şehir beni boğuyor,herkes sahte,maskeler,yalanlar bidi büdü...” diye efkar yapmaya kalksan ben sinirlenirim,atarım gelir,ağzını burnunu döverim,ya bi yürü git yaee derim!!!

Bunu yaparım,evat!!!

Herkes birbirinden rol çalma derdinde,herkes çok masum “biz büyüdük ve kirlendi dünya” diye gezmekte,ulan üç gün önce herifi sevgilisinden ayırma planları yapıp,başarılı olduktan sonra aynı şey senin başına gelince nasıl sen büyüdüğün için dünya kirlenmiş oluyor ben de bunu anlamıyorum?!?

Kimsenin derdi olmasın, içlenmesin falan demiyorum, dün takvime baktım misal benim “paramparça” olduğum günden ititbaren 19 (yazıyla : on dokuz) ay geçmiş. Ben de on dokuz ay öncesi bütün geçmişi kaybetmişim, nefes almaya yeniden başlamışım. Ama hiç bir gün aldığım karardan pişmanlık duyup, içip içip aramayı bırak aklımın ucundan geçmedi, şahsın suratını görmek istemiyorum, nefretimin geçtiğini de hissediyorum sırf unutmayayım diye kendime hatırlatıyorum.

Tamam,süper de hiç bir zaman “vay efendim ben hayatı yedim bitirdim, bu acılar beni alemin kadını yaptı,vuhu o bebeğim” demedim. Bir karar aldım, alınması gerekiyordu, gittim –çok seviliyor ya bu eylem- bir daha da dönüp arkama bakmadım.

Bu kadar büyük olmasa da çeşitli kişilerden gitmişliğim,bitirmişliğim vardır bir çok hayatı,hamdolsun. Ama hiçte pişman olmadım, içimde kalanlar olmadı. olacaksam zaten burnumun dibindekini ne diye uzaklaştırayım,dünyayı ters döndürürüm benim olsun diye...

Lan pişman olcaksınız,üzülcekseniz zaten niye bitiriyorsunuz deli mi öptü sizi nedir olayınız,buna kızıyorum???

Kararını verdiysen,negsel yaşa git... sonra ağlamalar, sızlanmalar, alkol masalarında büyük laf etme çabalarına girip, bir takım kelimelerle şairlere özenmeler... belirli sosyal paylaşım sitelerinde "aşk,hayat,ölüm,dostluk vb." konularda bir diğerine laf çarpmalar, en dertli jönün kendisinin olduğunu gösterme çabaları, böyle yapış yapış nasıl irite nasıl saçma...

bu tip aksiyolara girip,karizma yapacaksan, niye arkasından ağlayacağın kararcıklar veriyorsun canım arkadaşım mutlu mesut yaşa git, hayat bu kadar basit!!!

Özetle;
Ne dırama kuinim,hayatı yedim bitirdim,ne de feleğin çemberinden sola dönük burgulu üç tane salto atarak geçtim. büyüdüğümü çok derin iddia edemem,zira "bende büydüm sayılsın amaaa" dediğimde "hadi ordan daha burnunun çok sürtmesi lazım,bu sayılmazzz" diyen insanlarım var...hamdolsun gencim güzelim, dışarısı bahar, yaz güneş... gezerim tozarım, güzellere bakarım,gülerim,kahkaha atarım,ışık saçarım,arkadaşlarımla eğlenirim, türk filmlerine ağlarım,insanları severim,güneşe öpçük atarım,mutlu olunca zıplarım,bissürü yaratıcı sakarlığa imza atarım ve sair saçmalıklara sahibim...

dünyam da kirli falan deil,gayet aydınlık, ağzı burnu falan yerinde hamdolsun...
bir gün kirlenirse de muhtemelen benim entrikalarım,yalanlarım bir takım dolap dümenlerim yüzünden kirlenir,büyüme konusuna ya da diğer insanlara suçu atmayacak kadar da cesaretim ve aklım var!!!

Allahın adını verdim bak,gerçek dertlerinizle karşıma çıkınız ki saygı duyayım kederinize, anlamsız manasız dekorlarla gelmeyin bana, gülüyorum sonra şekerim çıkıyor bak.

Bu ne evladım,ne yapıyorsunuz rica ederim herkes kendi evinin önünde oynasın!!!
EVAT!!!

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yaz

mevsim normallerinin
neresinde
olduğumuz
umrumda değil!!!

yağmur sonrası
bu kadar nem
yakında
tüm cesetlerimizi
kokutacak
göreceksin.

hazırlıklı olanlar
çoktan
yosun tuttu
iyi bak!!!

o zaman
ben;
tüm
geç kalanlar
ve
asiler için
bir şişe daha
açayım...

-sahiden
içlerindeki
imdat notlarını
içmediğime
inanmış olamazsın-

namluyu
üçüncü ağaca
çevirelim;
bu yaz
hiç dalgalanmadan
bütün masaları
yakalım!!!



Madiden Şerefinize!!!
çok janti beyler
pek makyajlı bayanlar...


210710

20 Temmuz 2010 Salı

Nokta

Ben istesem;

tüm asfalta karşı içenlerin
enselerine,
üç el ateş eder;
cenazelerinde de
en fazla ben ağlarım.

yağmurun failini
meşhur kılar,
en sevdiğim ağacı
meçhul bir sokakta
tanık yazarım.

kimse bil e mez.


Ben istesem;

kelimelerimi çalanları,
yedi iklim
dört kıta
en kalabalık firkatlara
mülteci kılar;
saçlarımı yakar,
küllerini
sonsuz bir sürgüne
hapsederim.



Ben istesem;

üçüncü çoğulların
geçmişlerinden
fazla kırmızı
bir intikam alırım...


şehir korkudan ışıklarını saklar.

Üç tane noktalılardan

temmuzun ortasında sağanak yağmurun altında ıslandıysam bugün...
başımıza gelenlere neden hala şaşırma eğilimindeyiz,anlamıyorum...
devran değişti(rilmekte)...
büyüklerin bize anlattığı dünya,gözümüzün önünde yeniden yazılıyor...
göz göre göre,gözümüzü bürüyen dekor değiştiriliyor,tüm mirasımız erirken.
geceler boyu sarhoş naralarıyla rahatsız ettiğimiz o gök cisimlerinden arsa kapatma peşindeyken insanlık...
hala bize olanların hüzünlü hikayeler olduğunu iddia edecekseniz,sizi biraz bekleteceğim.
geçmişimi kaybetmemle aynı evrene mi geldi bu zaman kaymaları,onu da bilmiyorum...
hepsi benim suçumsa,köşeye çekilir,saçlarımı savurur,hepinize de gülerim bunu biliniz...
hem sahi nerede o eski bayramlar,sayın adi beyler,çok sahte bayanlar???


nişantaşı yağmurunda ıslanırken...
yüzeyselliğin kıyılarında
sayı 13
sayfa -tabi ki- 3
20072010

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Ağır

Nakaratlarını sevmediğim şarkılar, bana nefes aldıran şehirler, korktuğum doğa olayları var.
Öğrendiklerim var, kıtalararası zamanda, gidilmiş bir şehrin en ışıksız gece yarısında keşfettiğim...
Asla bir insanın tanınamayacağını iddia eden ben öğrendim ki, biz neysek öyle seviyoruz... Sevgimiz derin çekilen nargilenin dumanı gibi, içimizden nasıl üflüyorsak öyle şekil alıyor.

Naif olanlar; güzel, yormadan, iyileştirerek, iyi gelerek, ışık açarak...
Kıskanç olanlar; kendilerini tamamlayamadan bir başkasına göz dikecek kadar bencilce...
Umursamayanlar; farksız, unutulmaya tenezzül edilmeyecek şekilde tüketilerek...
Sadık olanlar; gerçek en derinden ve yıllar sonra şükranla anılacak şekilde...

ve

Tekinsiz olanlar; dalgalı, makamların en feryat figan susan saba uykularınızı bölerek...

Seviyorlar.
Korkakları susacağım...

18 Temmuz 2010 Pazar

Ran

"...
Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün...
Ne ben sana kızarım
ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz..."

16 Temmuz 2010 Cuma

Sabah

Çiçek açıyorum.
Aklımda eski bir şarkı.

"...
ne geçmiş tükendi ne yarınlar
hayat yeniler bizleri
geçse de yolumuz bozkırlardan
denizlere çıkar sokaklar..."

Evat!!!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Gitmek Güzeldir

Böyle olmamak için hep gitmek en önemlisidir hayatımın...
ve hep söylerim; "gitmek güzeldir"

*******

"İnflak... Tabi ya, aynen öyle... Gitmem gereken bir çok zamanda gidemedim ben. Kimi zaman O gitsin diye bekledim. Söylenecek son sözleri diyemediğimden yüzüne o türlü bakmayı beceremediğimden. Bazıları hep yaralıydı, bir de ben bırakıp gidemedim. Evvel zaman gitmişlerden, dönüşünün muhteşem olduğunu sanarak dönenler oldu. Zaten bir yere gitmediğimden beni yine braktıkları yerde buladular, kapılarımı kilitleyip kaçamadım. Onlarca kez atılma durumuna geldiğim bir okulda inatla okudum. Beceremeyip de yenilip gidersem olmazdı. Kimi zaman, batan bir gemiyi en son terketmenin acıklı artisliğine özendim. Fareler önden tüydü, ben kendimi kamarama kilitleyip o gemiye öyküler yazdım. Sonunda hayalet gemilerim oldu, ruhları çoktan gitmiş bir kaç tane de cesedim."

Atilla Atalay
Gitmek İsteyenlere

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Muhakkak

Hiç birimiz,
Bir diğerinden;
Daha az çirkin değiliz
Bu rüzgar altında...

Şehir...
O hepimizden güzel...

O zaman;
Bütün asilere saygı için;
Her sokakta öpüşmek lazım.

9 Temmuz 2010 Cuma

Lacivert




"müjgân!
etme müjgân, gitme. bırakma beni, öldürme nolur.
bak, nışan yüzüklerimiz hazır, aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız, kiralık gelinliğin, her şeyler, her şeylerimiz hazır..."

Evat

"Fintasfenkinör"

30 Haziran 2010 Çarşamba

Bitti

sokak isimleri ezberleniyor...
haziran kelebek kanarken;
şehir en sıcak köşede
suskun bir ihanete kurban gidiyor...

en çok kim susarsa bu hikayede
bütün oyunları o kazanacak!!!
kim kazanırsa;
haziranda en çok o ıslanacak!!!

29 Haziran 2010 Salı

şizofren

- selam
* selam
-nasılsın
*iyiyim
-ooo,sıradanlaşma çabaları???
*sıradan değilmişim gibi konuşma
-sıradansın
*fazlasıyla
-buna gerçekten üzülüyor musun?
*asla!mümkün olsa kimsenin hayatına dokunmamayı tercih ederdim
-dokunduğunu -dokunabildiğini- kim söyledi?
*adım çoktan söylendi...çok fazla söylendi...
-şaşırtıcı ama doğru söylüyorsun.
*kimse doğruyu söylemez. erdemliymişim gibi davranma
-değilsin.
*kesinlikle.
-ne demişti nietzsche erdem konusunda?
*insanın tek bir erdem seçmesi gerektiğini...
-nedenini de hatırlıyor musun?
*ben herşeyi hatırlarım, yıllar öncesinde çalınan bir flütün rengini bile...
-senin trajedin de burada başlıyor
*farkındayım.
-dinliyorum...
*dinlemiyorsun...ama yine de söyleyeyim; insanın kendisine tek bir erdem seçmesi gerektiğini söyler nietzsche çünkü birden fazla olursa erdemler birbirleriyle savaşır...
-senin savaşların var mı?
*yok.sanırım hiç olmadı.
-olsun mu?
*olmasın.
-fazla mı tembelsin acaba?
*fazla farkındayım diyelim...
-neyin?
*tabiki de öldüğümüzün.
-saçmalama herkes bir gün öleceğini bilir!!!
*bunu biliyor olmaları,farkında oldukları anlamına gelmiyor ama
-kelime oyunları yapıyorsun yine...
*yapmıyorum. ama seni düşüncenden vazgeçirmeye çalışacak da değilim...fikirlerin benim farkındalığımı etkilemiyor,etkilemez,etkilemeyecek...
-çok... çok...
*evet???
-burnun çok havada!!! fazlasıyla!!!
*"değil" dememi bekleme. olabilir...
-neden peki?
*çünkü kendimi buldum...çünkü bütün taşlarım yerli yerinde...çünkü bütün bunlar için çok büyük bedeller ödedim!!!
-laf...dünyanın yarısı açlıktan ölürken,kalan yarısı birbirinin gözünü oymaya çalışırken,ucuz edebiyat parçaları döküyorsunuz bütün sokaklara...
*bizim zamanımızın en büyük hastalığı bu...bulaşıcıdır da aynı zamanda dikkat et...hepimiz sabun köpüğü şairleriyiz...hayatlarımızda trajedilerimiz olmazsa...görürüz!!!
-neyi görürsünüz???
*bir bekleme odasında olduğumuzu,istisnasız...
-anlamadım?!?
*anladın...sırf anlatayım diye numara yapıyorsun...
-bir kere olsun bunu seslendirmeye ihtiyacın var,biliyorsun...hadi oyunu bozma...anlamadım?!?
*hepimiz bir bekleme odasındayız. küçük, sisli,pencerelerinden ışık alan,toz tanecikleri o ışıkla görülen bir bekleme odasında...sıkılmayalım diye orta sehpanın üstündeki dergileri karıştırıyoruz.yaptığımız sadece bu...bazen bir yazıya ya da fotoğrafa o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi...unutuveriyoruz beklediğimizi...çünkü buna ihtiyacımız var...hatta içimizden çoğunun zihni silikleşti,beklediğini unuttu,sadece bilincinin arka taraflarında biliyorlar,arada korkusu hissediliyor,bilinçaltına atılıyor bütün suçlar...sadece sarhoşlar,deliler ve yeni doğanlar gerçeği biliyor,zihinleri bulanmıyor...
-sen bunların hangisisin?
*inan bilmiyorum...
-yani trajedileriniz?...
*hepsine ihtiyacımız var. hayatlarımızı kurtaran evcil hayvanlar gibi sahipleniyoruz onları, yanımızdan ayırmıyoruz...ayıramıyoruz ki kafamızı kaldırıp o kapının açılmasını,gerçek olan tek şeyin,varlığımızın amacını görmeyelim...
bütün trajedilerimize ihtiyacımız var,mutlu olabilmemiz için...hem de hepsine...
-bunlar da kırık dökük zavallı kelimeler değil mi sayın sabun köpüğü şairi?
*aksini hiçbir zaman iddia etmedim, hele kelimeleri bu kadar sevmezken...
-nasıl olduğunu gerçekten söylemeyecek misin?
*susacağım...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Öpücük Balığı

En çok sevdiğim öykü bu benim ama...
Ama hayatta istisnalar yoktur ama...


Öpücük Balığı


İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım.. Söylemezdi ki.. Dünyanın en sevimli delisiydi.. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi..
Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.. Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum..

-Haa?
-Buğday
-Eee, nolucak buğday?
-Hiç.. Tavuk buldum da bi tane.. Buğday veriyim diyorum..
-Sittir lan..

Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. ben de çok ciddi baktım..

-Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda..
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle.. Pis bi rengi oluyo.. En iyisi buğday..
-Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip.. Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona..

Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı.. Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.. Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..

Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday.. Noolcak acaba.. Kuruyemişçilerde var mıdır?

-Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir..
-Sonunu dün sattım..Yok..

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.. sana ne.. Bu millet de bi tuhaf ha.. Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama.. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.. Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar..

Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk.. Bık bık bık. Bıdaaak.. Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.

Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan.. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım..

“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde.. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “Bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”

Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.. Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..

Ertesi sabah Kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.Yoksa değil miydi.. O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..

Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi, Trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt..

Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..

Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”

Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık..

“Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi..

“Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”..

Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor.. Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam.. Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. Gidicem ben, işim var işim.. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem.. Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi.. İşim var.. İşim..

“Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “Gitme” dedi.. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler.. İşi var gözlerimin..

Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok.. Ee, Anangil “Oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum..

“Dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz.. Sen bile.. Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..”

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş..

Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık..” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler..

Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt.. darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor..

Müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var Nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. Aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor..

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.. Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “Bana masal anlat” diye ağlıyor..

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..



ATİLLA ATALAY

Böyle

Öyle birşey ki bu;
banyo yaparken gözüne sabun kaçtığı için canının acıması gibi...
acın dinsin diye yapabileceğin tek şey beklemek...
gözünü ovuşturmak,sızlanmak,annenin acını dindirmesi için seni öpmesi...
hiç birinin hiç bir etkisi yok...
sadece beklemek zorundasın...
eninde sonunda acın geçer,kızarmış bir gözle kalıverirsin sonunda...

26 Haziran 2010 Cumartesi

oley ki hep

Allaaaam yareppimmm şükürler olsun uyudum sonunda,günlerdir resmen uyumaya fırsatım olmuyordu,alçak sürünme vaziyetinde geziyordum gün itibariyleee 12 saat uyumuş bir insanım,not alayım dedim,evat!!!

25 Haziran 2010 Cuma

yedi tanecik gün

adresimin değiştiğinden beri bir hafta oldu...
yedi gün...
yedi tane yirmi dört saat...
yedi günde mi yaratımıştı tanrı evreni,neydi sahi,yoksa yine mi karıştırıyorum???

bu yedi günde,
gök kubbem değişti...ağaçlarım değişti...kedilerim değişti diyemeyeceğim ama kedilerim oldu -en çok siyah olanını seviyorum sanırım-
kocaman gerçek bir deniz, yedi tane mucizelerle dolu tepe sahibiyim artık...
sokağımın adı değişti...sokağımın adı "umut" olmuş daha bugün farkettim...evrene gülücük attım,beni hala şaşırtıyor.
ismini hatırladığım o son sokaktan ağlayarak indiğimden beri yedi günden fazla oldu...sokağımın adı umut oldu artık...

sanırım
yazının devamını susacağım...


p.s.

yedi gündür aralıksız olarak the frames-rise dinliyorum...
bulun muhakkak dinleyin...
önceden söyleyeyim;50. saniyeyi 51.'ye bağlayan notalar benim ama...

geri kalan bütün notalar artık başkalarının olabilir
hepsi

22 Haziran 2010 Salı

Valla

Bir adam var...
Bir adam var hayatıma sevgisine o kadar inanıyorum o kadar iyi geliyor ki bana...

Çok pozitif enerji insanı değilim ama sarılınca,sanki sevgisini elimi uzatsam tutabilecek gibi hissediyorum o kadar gerçek o kadar güzel...
Çok ağladım ben bu adama...Yerli yersiz...
Bütün saçma sapan şımarıklıklarımı çekti...Bütün korkularım üzerine benimle saatlerce konuştu...Çekilmez yaramaz kız çocuğu hallerimde gülerek baktı hep bana...

Kış günleri burnum üşüdüğü için beni sever bu adam...
Hayatımda en önemli ve değerli hediyeyi bana verdi zamanında,gözbebeklerim büyüdü...

Ne kadar saçma bir yazı olduğunun farkındayım,bilerek yapıyorum bunu zira bu kadar yorgunken çok sevmediğim -artık- kelimelerle oynamaya vaktim yok,sabrım da...

Hep mutlu olsun,bütün mükemmellikler bu şahsı bulsun,gezsin tozsun istiyorum.

davuk sahibi bu adamı öperim ben,evat!!!

20 Haziran 2010 Pazar

Özet olarak

Mutluyum...
Ben mutlu bir insanım...

İçinde yol geçen zamanları,şiirleri,sözleri seviyorum...
Daha mutlu olduğum zamanlarım vardı,olacakta ama iyiyim...

Tabiat ana benim için bütün dekoru değiştirdi.Şimdi uyuduğumda baş ucumda kocaman bir ceviz ağacı,sabah uyanıp su içerken bana göz kırpan kocaman bir vişne ağacım var...Artık boynuma dolanığım ipek mavilikler değil,kocaman kıpır kıpır gerçek bir denizim var...
Ben gerçek olan herşeyi seviyorum...

Mutluyum...
Ben mutlu bir insanım...

17 Haziran 2010 Perşembe

VS-2

İyiniyetli üçüncü kişi vs makul ve orta zekalı vatandaş?

İkisi arasında seçim yapamamaktayım,evat!!!

16 Haziran 2010 Çarşamba

Atıf

üç dakika vardı çalmasına kurulan saatin
ama beni dinlemediler
hep derim
çalar saatler yasaklanmalı bütün kıtalarda
afrika dahil


öğrendik ki
ağır hüzün
kahvenin tadını bozar
içemez insan
aslında demişti şair
sahi ne demişti şair
"olur böyle şeyler
ara sıra olur
ara sıra..."


ve yine doğrulandı ki
modern zamanda yaşayanların
bırakın isimlerinden bir harf atmaya
fısıldamaya bile cesaretleri yoktur
bir kahve cezvesi bulamadıklarını
sabaha karşı film beklerler
fakat o farklı


öyleyse
"keşke" diye başlayan o son dizeleri
cemalettinin
okunmasın
karşılıklı
plastik kirpik takmak
serbest ama



şimdi;
taraflara geri verilecek
bütün gök gürültüleri.
ezberlenen bütün çizgiler
artık herkesin...
bir üçüncü balık kaldı
daha tutulmamış
her hakkı mahfuzdur
bütün notalara karşılık
pazarlık konusu dahi yapılamaz


tam gidecekken yine aklımda
gemliğe doğru
denizi göreceğim
şaşırırsam kalbi kırılır üstadın
sakın şaşırma
sakın şaşırma
sakın şaşırma

ama sinirliyim de hem de çok
feryat figan yutmak lazım bütün sözleri
tam giderken intikam almak istesem...
sahi bir elbiseyle kaç park yakılır,ey asfalta karşı içenler
bilir misiniz?

10 Haziran 2010 Perşembe

Denilenler

-O'nun herşeyi kocamandır...Gözleri,saçları,ağzı...Bunların yanında duyguları da kocamandır...Kocaman sever severse... demişti...Denilenlerin arasında en doğrusuydu...

****************

-Mızıldanma ayarlarını kapatıyorum,yok sana artık düşünmek!!! Olumsuz düşünüyorsun hep dedi.
-Tamam olumsuz düşünmeyeceğim ama çok belirsiz herşey böyle de devam edemem,bunu da bil ama dedim...Dediklerimin arasında en doğrusuydu...

****************

8 Haziran 2010 Salı

Mevt

Hala ağlamadım...

7 saat oldu,hala ağlamadım...

Hiç bir ölüm erken değil,herşey gibi bunda da kandırıldık.Hiçbir şey değişmedi,bütün sahneler bütün dekorlar aynı...Önceden biçilmiş rollerimizi de oynayacağız,yüzyıllardır atalarımızdan miras kalan... Ama daha değil,hazır değilim hala...

7 saat oldu...Biraz daha yer açtım sana...

Her aynaya baktığımda gizlediklerimin yanında olacaksın bundan sonra,son nefese kadar benimlesin artık...

Erken değil gitmen;
Fakat yoklukluğunla muhattap olmanın zamanı da değildi.

Herşey aynı burda,aynı kalacak.
Her gün aynı sahnedeyiz biz tandıklarınla,tanışacaklarımızla...

7 saat oldu,ben hala ağlayamadım.
7 saat oldu,ben hala içime sızmanı bekliyorum,sessiz sakin.

Ağlarsam,gidersin...
Daha erken.

İstanbul

O yağdı...Ben dinledim...

Hala dinliyorum...

Bitmedi anlatacakları,bitmedi acıtanları...

7 Haziran 2010 Pazartesi

4 Haziran 2010 Cuma

Kim?

Her kadın fazlasıyla Müjgan'dır yeri gelirse...

Bense Kürk Mantolu bir Müjgan'ım,fazlasıyla...

Evat.

28 Mayıs 2010 Cuma

Kendime not

Bütün parçaların pamuk ipliğiyle bağlıysa...Dikişlerinin açılmaması için; kaçmalısın.
Nokta

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Birr,ikiii ve üç!!!

Tamam...
Tamam hadi bir türlü söyleyemediğimiz gibi olsun...

Çocuk kızı çok sevsin,kız da kansın çocuğa bile bile,başlayalım sonunu bilmiyormuş gibi yaptığımız oyunumuza,biiir,ikiii ve tabi ki üç!!!

Hiç ısınmayan,iki odalı,çok eski bir apartmanda küçük bir evleri de olsun,kirası beş yüz civarlarında,aidatı elli,bekara ve öğrenciye tüm yalnızlığı ile verilenlerden...

Tamam bütün kapitalist düzene karşı gelmeye çalışan sevgi dolu enteller gibi bir de kedileri...Adı çok havalı olanlardan değil ama Boncuk,Yumak,Pamuk gibi birşey olsun...
Vazgeçtim...Bekir olsun...Hayal de olsa bu huyumu değiştiremedim,evat.

Nerde kalmıştık?

Evat,evleri,kedileri ve bir sürü de battaniyeleri oldu az önce değil mi? Eksik kalanlar neler?

Sanırım bir sürü kendilerine benzeyen arkadaşları,müzik -vazgeçilmeyenlerden- ve para sıkıntısı eklememiz lazım ama birlikteler ya önemli değil gibi yaparız hemen geçer değil mi?Aslında değil...İki tane de çok düşünen,sorgulayan,kendinden başkasına tahammül edemeyip aslında kendine rağmen karşındakini sevmeye çalışan altbenlikler...


Az önce o Türk filmi edasıyla yaşadıkları,"fakir soframızda iki kap yemeğimiz olsun bize yeter,ay o hiç sevmediğim kız arkadaşın da gelmiş hani sana asılan,olsun nedir ki sofraya bir tabak daha konur,zaten sen ve Bekir var hayatımızda daha ne olsun,biraz fazla mı içiyor,sanırım mutluluktan lay lay lom..." diye geçen cicim ayları da bitti,siz de gördünüz mü?

Sıra bir ipte iki cambazın oynama sahnesinde...
Oynayamaz diyorlarmış görenler ama inatçılar ya,herkesten önce kendilerine karşı...Hani birsürüydü sevgileri,hani hepsinden farklıydı ya,daha biraz önce,ilk satırda arkalarında kocaman bir hayatı yıkıpta geldiler ya bu oyuna,kedileri bile var hem,ne olmuş biraz içiyorsa,ne olmuş biraz sıkıyorsa,kira bu ay da ödenmeyiversin hem her ilişkide boğulanlar olur...Sevgileri nefeslerini tutarakta yaşatmaya yeter hem kızı hem de çocuğu,peki ya ikisini???Gerçekten mümkün mü???

Gitme vakti...
Önce çocuk gider tabi,kız salonda otururken...Kız bakamaz giderken ya...Arkasından ağlar,kapıyı kapattığında bahar gelmiştir muhakkak başkalarına;tabiat ananın bizim acılarımıza göre dekoru değiştiği nerede görülmüş? Kız çiçekli perdeleri olan evlerinde -ki artık "ev" ismin yalın halinde kullanılnmalı zira ikinci çoğul kişiler olmaktan vazgeçtiler az önce- ağlar çok... Ama ikisi de bilir böyle olması gerektiğini,çok kültürlü insanlar ya, birbirlerini daha fazla yıpratmasınlar diye diz dize otururken daha bir saat önce almadılar mı bu kararı??? Ağlarlar belki...Ben de çok ağlarım...

O kapı kapandıktan sonra haberleri geniş arkadaş çevreleri sayesinde ara ara çalınır kulaklarına... İlginenilmiyormuş gibi yapılır muhakkak o da kayıtlara geçmeli...

Sonra yıllar geçer...Her zaman geçer...

Dedikleri gibi zaman herşeyi unutturmaz ama herşeye alıştırır...

Tamam...
Hadi bir türlü söyleyemediğimiz gibi olsun...

23 Mayıs 2010 Pazar

Ama çok saçma

İnsanoğlu böyle elde avuçta tutulmayan gayet likidite özelliklerine haiz bir nefse sahip.Biraz bakınca ziyadesiyle ilginç,ziyadesiyle saçma...

İki gün önce hayatımızda olmayanlar için çekilen ızdırabın katsayısının birbirleriyle bir doğru orantı oluşturması gerekirken, mantıklı ve anlamlı tek bir adım atamayan insan bünyesinin söz konusu şeyler/kişiler gidince;ezelden beri onlarla bütünleşmişçesine melankoliye düşebilme potansiyellerii adeta takdirlere şayan.

Misal;ömrünün neredeyse yarısını geçtikten sonra,bırak kendisini,tadını; yetiştiği coğrafyanın atlasta varlığından bile habersiz olan bir şahsa yeni bir meyve sunduk tadına da baktırdık farzedelim.Şahıs bir hafta kadar bu meyveyi bilinçsizce ve severek tüketti diyelim,hadi gerçekçi olalım meyveyi baya bir fazla sevdi -ama kendisini yediği için meyveye çaktırmak yok,bir nevi gururda var bünyede-sonra bir şekilde meyveye erişmesinde bir sıkıntı oldu,artık hayatına o meyvesiz devam etmek zorunda kaldı gibi bir senaryo oluşturduk.

Bu yokluk safhasında neler olabileceği gözlerinizde canlanıyor mu?

Çok sevilen meyvenin zat-ı muhteremimizin hayatından çıkmasıyla,şahsımız günlük hayatına "ben zaten bu mereti bir haftadır tanıyorum,ömrüm bunsuz geçmiş,ne olacak çeşit oldu işte bir hafta hayatımda karıma çocuklarıma döner,geceleri tv karşısında uyuklarken çekirdeğimi çitlerim her zamanki gibi,nedir yani?" diyerek en mantıklı kararı seçmez...

Seçilen yol mantıksızlığına bakılmaksızın şudur; omzunda ağlanacak dostlar-çok ketumsanız sayıları az ya da konunun sadece çerçevesini bilen şahıslar- mümkünse bol alkol,sigara,"abi sana meyve mi yok bak yaz da geldi kavun var karpuz var kütür kütür erik bile çıktı ne diyosun..." muhabbetleri içinde muhakkak içimizde dokunulmadık kıyı kalması diye dinlenen "masa şarkıları" ile taçlandırılan ilk yardım ekibi...

Kimsede düşünmez ki,"ben hep bendim,üç günde nasıl varlığından bile habersiz olduğum bu şeye böylesine bağlandım,böylesine acı çekiyorum arkasından"...

İnsanoğlu ziyadesiyle saçma bir varlık...

Ya beyinlerimiz hayatımızın gerçek sefilliklerini görüp,intihar etme eğilimimizi böyle gerçekliği şüpheli acılarla perdeliyor... Ya da gerçekten saçmayız...

p.s.
Suzan Kardeş ve Sezen Aksu'nun düetiyle "kır çiçeği"ni muhakkak dinleyin,dinlettirin efendim,evat.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Özledim

Ben artık yeniden çocukluğumuzdaki gibi Disney'in çizgi filmlerininden izlemek istiyorum!!!

Animasyon, 3D falan değil, sadece ve gerçek çizgi film...

Aslan Kral,Mulan,Notre Dame'ın Kamburu, Pocahontas gibi...Özlediklerim gibi...

Evde o çok afilli televizyonlarımızda,bilgisayarlarımızda değil,kocaman kocaman beyaz perdede izlemek, karakterlerin iki cümle kurduktan sonra dertlerini tasalarını,aşklarını sevgilerini hemen şarkı söyleyerek ifade ettikleri müziklerini dinlemek istiyorum!!!

Teknoloji bizi çabuk mu yaşlandırıyorsun acaba???
Evat???

21 Mayıs 2010 Cuma

İtiraf

Hepimizin,ama hepimizin istisnasız major depresyonları,inanılmaz çalkantıları,minör duygu selleri var değil mi?

Hepimiz yedik bitirdik bu dünyayı,çok acı çektik,bunun için çok şey var söyleyecek,söyleyeceklerimiz bitmedi...Bitmiyor...Bitmeyecek...

Çok büyük laflar etmek lazım sanırım,süslü cümleler vazgeçilmezlerimiz oldular,ee o kadar sıkıntının ardından olgunlaştık,birilerinin bizi dinlemesi lazım değil mi, hepimiz modern zamanların dervişleri olduk,herşey en iyi biz biliriz,bütün kavramları biz tanımlarız...

Kolay değil,herkes herkesten üstün bu zamanlarda... Kendimizi dinlemeyi bırakıp,anlatma kısmına geçtik,sanırım bizim gibisi gelmedi şu fani dünyaya...

Hadi gelin itiraf edelim;
Aslında hiçbirimizin bir diğerine tahammülü yok, çok önemli insanlar olduk ya, cümlelerimizi duysunlar diye var çevremizdekiler,belki onlarda acıtınca canımızı,sırf bize kattıkları bilgelik için katlanıyoruz...Asla sahip olamayacağımız bilgelik...

Hadi gelin itiraf edelim;
Hiçbirimiz bu kadar zavallı olduğumuzu düşünmemiştik...

20 Mayıs 2010 Perşembe

Gerçekten???

Ayşe Özyılmazel'in "Sinerji" adlı başyapıtında geçen;

"senin ki yaptı bana alerji" cümlesini anlamlandıramıyorum...

anlamlandırmak istemiyorum,evat!!!

O kadar sade ki...

Artık insanlar benim için ikiye ayrılıyor.Sevdiklerim ve hiçbir şey hissetmediklerim...

İlk gruba girenleri sadece seviyorum tüm bencil duygularımdan arınarak...Birini sevgili olarak,arkadaş olarak seçmemizin temeli aslında tamamen bize hissettirdikleri,geri dönüşleridir ya,bende artık öyle değil.Kimseden birşey beklemeden seviyorum sevdiklerimi,beni aramaması,çok üzgün bir anımda yanımda olmaması kısacası egomu kaldırması önemli değil,sadece seviyorum,bu...nokta.Herkes,herşeyi yapabilir mantığının bir getirisi.Belki de bu sebepten artık hayatımdaki "beni görmeyen" insanların beni sevdiklerine,onlar için değerli olduğumu hissettirmelerine,benim için birşeyler yapmalarına çok şaşırıyorum bazen...


Diğerleri kümesine ise,bütün tarihim boyunca anlaşamadıklarım,üzenler,üzdüklerim,benden nefret edenler,gıcık olanlar ve hayatımda tanımadığım insanlar girmekte.Sokakta görsem belki yüzüne bakmayacağım,zamanında "kazık attı" dediklerime karşı hiç birşey hissetmiyorum,ne öfke ne kızgınlık ne kırgınlık. Yani yemek yerken gelse masama,yanıbaşıma otursa umrumda olmaz, o derece. Otobüsün camından dışarı bakarken gördüğüm insanlara karşı ne hissediyorsam onlara da öyleyim.Yüzündeki gülmekten kaynaklanan kırışıklıkların çoğunu benim yaptığım,günü gününe bütün ergen acılarına şahit olduğum,sadece uyumak için ayrıldığım ve sonunda büyük olaylarla sustuğum insanlar aklıma bile gelmiyor.Aşırı derecede ilginç birşey bu,geçmişim de onlarla birlikte puslu,geride,uzakta...Belki de istisnasın hepsinin yaşandığı olaylarda sustuğum içindir,zira susmak anlayana en ağır olandır.


Nefret etmeyi geçtim kimseden ne "sinir oluyorum" ne de "sevmiyorum". Zira bunlar çok ağır yükler,bireyler için daha doğrusu benim için.Bu eylemler hep ekstra bir çaba.Zihnimi insanlar için doldurmak,onlar için konuşmak ağır ve saçma geliyor.Anlaşamazsan gidersin,bu kadar basit hayat,bu kadar basite indirgenmeli.

Ben hayatta sadece bir kişiyi sevmiyorum,o bile bu kadar ağır geliyorken,insanların bu kadar fazla kini nasıl taşıdıklarına meraklar içinde bakıyorum,bakıyorum.Sanırım herşey gibi bu müessesleri de yeterince ciddiye alamadıklarından...

Nefret etmeyi bile doğru düzgün beceremeyenler,sevebilmeyi nasıl başarırlar ki???

Mutluluk,bütün taşlar yerine oturduğunda geliyor insana,herşey yerli yerinde şimdi,herşey en basit düzeyde,dalgalanmalara tahammül edemiyorum,yaşlandık mı nedir bre more,evat.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

VS

Norveçli balıkçılar vs İsviçreli bilim adamları?



Bu ikisi arasında sürekli kararsızlık yaşamaktayım.

Ama düşününce kozmetik ürünleri kullanan Norveçli balıkçılar daha iyi gibi,yoksa değil mi?

Aman beaaa,evat!!!

18 Mayıs 2010 Salı

Farkında mısınız?

Erkeklerde hiç rastlamadım onun içün bilemeyeceğim ama çirkin,huysuz,güveni olmayan ama ortamlardan da geri kalmayan ve kendini gayet iyi bilen kızların evlilik müessesi hakkında sürekli "ay valla ben inanmıyorum evliliğe felan,zaten hiç evlenmicem ben yok yani valla o ne öyle valla,bak ilerde de derdi hep dersiniz..." ve sair cümleler kurduklarının farkında mısınız?
evat.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

En Baştan

Eğer yaşamıma dair herşeyi yeniden öğrenmeye başladımsa,yazmak için yeniden cesaretimi toplamam lazım,evat!!!